• 0324 238 49 49

BİLGİ KÖŞESİ
Kireçlenme

Yaşla birlikte eklemlere binen stres...

Kireçlenme, ileri yaşlarda, eklemlerde tekrarlayan mekanik zorlanmalarla meydana gelir. Kireçlenmenin en önemli özelliği, eklem yüzeyinde kalsiyum tuzlarının birikmesidir. Bu değişiklikler, ağırlık yüklenen eklemlerde daha sık görülürler. Genellikle 40 yaş, insan organizmasında kemik sistemi için bir dönüm noktasıdır. Bu sebeple, yaşlılarda bu dönemden sonra, bütün eklemlerde bir dereceye kadar kireçlenme mevcuttur. 

Tedavi hastalığın evresi ve şiddetine göre uygun şekilde planlanır. Eklem kireçlemesi ileri dönemde ise bozulan eklemi protez ile değiştirmek etkin bir tedavi yöntemidir. Protez ameliyatla yerleştirilen ve bir organın işlevini üstlenen malzemeye verilen addır. Yeni geliştirilen malzemelerin de yardımı ile protez ameliyatlarında başarı oranı yükselmiştir. Protezlerin seviyesinde ağrı, hareket kısıtlılığı ve eklemlerde şekil bozuklukları düzelmekte, hastaların baston ve benzeri yardımcı malzemelere gerek duymadan yürümeleri mümkün olmaktadır.

Eklem kireçlenmesi (Osteoartrit) nedir?

Eklem kireçlenmesi, eklemlerde kıkırdak kaybına bağlı olarak oluşan iltihabi hastalığın adıdır. İnsanda en sık karşılaşılan eklem rahatsızlığıdır.

Nedenleri nelerdir?

Yaşla eklemlere binen stresin oluşturduğu deformasyonlar, eklem içi kırıklar, yaralanmalar ve geçirilen iltihaplar bu hastalığa yol açan etmenlerdir. Bu sebeple de "yaşlılık romatizması" olarak da bilinmektedir. Kalça çıkığı da ilerleyen dönemde kireçlenme nedenidir. Zorlamanın hastalığı arttırdığı kesin olduğu kadar egzersiz ve sporun azalttığı da o kadar kesin bir bilgidir.

Eklem kireçlenmesi neden yaşla ilgilidir?

Yaşlanan bedenimizde ömrünü tamamlayan veya yaralanma neticesinde ölen hücreler çoğunlukla yerini yenilerine bırakırlar. Fakat eklem kıkırdağı (yenilenme-rejenerasyon) potansiyeli olmayan bir dokudur. Hastalığın seyri buna paralel olarak daralan eklem mesafesi, eklemi oluşturan kemiklerin birbirine yakınlaşması ve yakın temasına neden olur.

Kireçlenmenin sebep olduğu şikayetler nelerdir?

Eklemi oluşturan kemiklerin yakın temas ve sürtünmesi ağrı ile belirti verir. Dökülen kıkırdak dokusunu ortamdan uzaklaştırılmak için oluşan iltihap ve şişlikle karşılaşılır. Bu dönemi eklemden gelen kıtırtı (sürtünme sesleri), şişlik, çarpılma ve şekil bozukluğunun oluştuğu dönem takip eder. Topallama ve ağrı sebebiyle değişik yürüyüş şekilleri oluşur.

Kireçlenmenin en sık görüldüğü yerler nereleridir?
Sıklıkla bel, diz, ayak bileği, kalça eklemi gibi yük altında çalışan eklemlerde olsa da omuz, dirsek, el bileği, el eklemleri hatta çene eklemi de tutulabilir.

Tedavi Yöntemleri

Tedavi, hastalığın evresi ve şiddetine göre uygun şekilde planlanır. Erken dönem hastalarda eklemlerin içini temizleme (debridman) amaçlı artroskopik işlemler uygulanır. Eklemlerde çarpılma, şekil bozukluğu olanlar, basit kemik ameliyatları ile düzeltilir.

Tedavi yöntemleri içinde protezin yeri...

Protez ile tedavi ne zaman gerekli olur?

Eklem kireçlemesi ileri dönemde ise bozulan eklemi protez ile değiştirmek etkin bir tedavi yöntemidir. Protez, ameliyatla yerleştirilen ve bir organın işlevini üstlenen malzemeye verilen addır. Yeni geliştirilen malzemelerin de yardımı ile protez ameliyatlarında başarı oranı yükselmiştir. Protezlerin seviyesinde ağrı, hareket kısıtlılığı ve eklemlerde şekil bozuklukları düzelmekte, hastanın baston ve benzeri yardımcı malzemelere gerek kalmadan yürümeleri mümkün olmaktadır.

Havale

 Çocuklarda korkulan hastalık...

Çocukluk çağının sık görülen hastalığı havaleler pek çok ailede paniğe neden oluyor. Bu noktada, hastalığı yakından tanımak kadar bilinçli ve özel bir yaklaşım büyük önem taşıyor... 

Çocuğunuz sık ateşleniyor ya da bir noktaya bakıp dalıyor mu? Şuur kaybı yaşayıp, istemsiz hareketlerde bulunuyor mu?

Anne-baba olarak havaleleri ne kadar biliyor ve önemsiyorsunuz? Alınması gereken önlemlerden haberdar mısınız? Bu sorulara cevabınız her ne olursa olsun bir anne-baba olarak havaleleri yakından tanımanız gerektiği ortada. Çünkü istatistiklere baktığımızda havaleler çocukluk çağının sık görülen önemli bir hastalığı olarak karşımıza çıkıyor.


Havale (Konvülsiyon): çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan, birdenbire başlayan, şuur kaybı, nefes almada güçlük, kasılma ve çarpılmalarla seyreden bir durum. Havale sebepleri yaşa göre değişiklikler gösterir. Hayatın ilk iki senesinde havale görülmesi diğer yaşlara göre daha fazla olur. Bu hastaların takip ve tedavileri ise özel bir uzmanlık alanı olan pediatrik nöroloji tarafından yapılır.


Havale, beyindeki anormal elektrik akımlarına bağlı olarak vücutta oluşan istemsiz hareketlerdir. Havale geçiren bir hastada gözlenebilir bulgular; havale geçirme tipine bağlı olarak değişmekle birlikte, yere yığılma, gözlerin yukarı kayması, ağızdan köpük gelmesi, vücudun sertleşmesi ve bunu takip eden ani istemsiz kasılmalardır. En ciddi havale tiplerinde solunum güçlüğü ve dudaklarda morarma bu tabloya eşlik edebilir.

Yenidoğan havalelerinin yenidoğan döneminde doğum travmasına, zor doğumla doğmaya veya doğumda oksijensiz kalmaya, prematüre bebeklerde beyin kanaması veya beyinde büyümeye (hidrosefali) bağlı olarak gelişebilir. 5 ay ve 5 yaş arasındaki çocuklarda ise havale, herhangi bir sebeple ortaya çıkan ateşli durumlarda gözlenebilir. Bazen de vücutta kalsiyum, kan şekeri gibi bazı maddelerin düşüklüğü de havale sebebi olabilir.


Peki havale geçiren bir çocuğa ne yapılır? 

Hasta havale geçirerek hastaneye getirilmişse havalenin sebebi araştırılır. Ateşsiz havale geçiren çocuklara öncelikle metabolik bir hastalık açısından kalsiyum, kan şekeri, kan sayımı, böbrek ve karaciğer testleri gibi testler yapılır. Eğer bunlar normalse EEG ve gerekirse beyin tomografisi veya MRı çekilir. İlk kez ateşli havale geçiriyorsa yine kan sayımları yapılabilir, fakat ateş odağı belli ise bu tetkikler yapılmayabilir. Tekrarlayan ateşli havalelerde, eğer ailede varsa, çok uzun süreli olmuşsa, vücudun tek tarafındaysa ve kas güçsüzlüğü veya felç yapmışsa o zaman ayrıntılı tetkikler yapılıp tedaviye geçilir.

Tedavide Pediatrik Nöroloji

Tedavinin amacı havalenin tekrarlamasını önlemektir. Bu nedenle yapılan tetkikler sonrasında konulan havale tipine uygun ilaçlar verilir. Belirli aralıklarla yapılan kontrollerle ilacın dozu, sayısı ve süresi belirlenir. Bu hastaların takip ve tedavisinin özel bir uzmanlık alanı olan pediatrik nöroloji tarafından yapılması gerekir. Eğer hastalar takipten çıkar, ilaçlarını düzenli kullanmaz ya da aksatırlarsa havaleler tekrar başlayabilir ve ilaçlara dirençli havale şekline dönüşebilir. Bu durum ise maalesef tedavi süresinin uzamasına yol açar.

Hepatit B

Hepatit nedir? Nedenleri nelerdir?

Karaciğerin herhangi bir sebeple iltihaplanmasıdır. Hepatite yol açan birçok neden vardır: Virüsler, aşırı alkol kullanımı, bazı ilaç ve zehirli maddelerin alınması bu nedenler arasında sayılabilir.

Toplumda en sık karşılaştığımız hepatit çeşitleri hangileridir?

En sık karşılaşılan tipleri;
  A, B, C, D ve E majör tipleri olmak üzere akut viral hepatitlerdir. Hepatit A ve Enin taşıyıcılığı görülmemiştir. İnsandan insana bulaşma akut safhada olur. Hepatit B, C ve D tipleri taşıyıcılığı olan sarılık tipleridir. Hepatit Cnin esas bulaşma yolu kan nakli ile olur. Bulaşma açısından en riskli olanı ise Hepatit Bdir. Dünya nüfusunun üçte biri yani yaklaşık 2 milyar insan bu virüsle karşılaşmıştır. Siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserine yol açan ve de tedavisi olmayan Hepatit B bu nedenle önemlidir.

Hepatit B insanlara nasıl bulaşır?

Hastalığın yayılmasındaki en büyük etken Hepatit B virüsünü kanlarında taşıyan ve hastalık hali göstermeyen taşıyıcılardır. Dünyada 350-500 milyon civarında taşıyıcı mevcuttur. Virüs taşıyıcıdan kan, sperm, vajinal sıvılar, tükürük, anne sütü, idrar ve terle buluşabilir. Virüs bulaşmış kan ve kan ürünleri, cerrahi aletler, enjektör, dövme, akapunktur, kulak delme hastalığı kolaylıkla bulaştırabilir. Bir de horizontal geçiş dediğimiz aynı evde yaşayanlarda görülen bulaşma yolu vardır.

Belirtileri nelerdir?

Basit bir gribal enfeksiyon şeklinde çok sinsi başlayıp nadir de olsa aniden karaciğer yetmezliğine sokabilen bir hastalıktır. Sarılık ortaya çıkmadan halsizlik, başağrısı, bulantı, karın ağrısı, kusma ve ateş görülmektedir. Daha sonra gözlerden başlamak üzere bütün vücut sararabilir. İdrar çay rengini alır. Büyük abdestin rengi açılır.

Kimlerde görülür? Risk grubu var mıdır?

Çoğunlukla çocuk ve genç erişkinlerde görülmekle birlikte her yaş grubunda görülebilir. Sağlık personeli, diyaliz hastaları, sık sık kan nakli yapılan hastalar, uyuşturucu bağımlıları, eşcinseller, hayat kadınları, Hepatit B taşıyıcısı hastalar, huzurevi, kreş, okul gibi kalabalık kitleler risk grubunu oluşturur. Taşıyıcı olduğu bilinmeyen bir aile üyesi bütün aileyi tehdit edip risk grubuna sokar.
Hepatit Bnin dünyada ve ülkemizde görülme sıklığından bahseder misiniz?

Hastalığın yayılmasında en büyük kaynak taşıyıcılardır. Hastalıktan yaklaşık olarak yılda 2 milyon kişi yaşamını yitirmektedir. Hastalığın görülme sıklığı coğrafik bölgeye göre değişiklik gösterir. Ülkemizde ise yüzde 10 oranında yani yaklaşık 5-6 milyon civarında taşıyıcı vardır. Türkiyede bu orana her yıl 25 bin yeni olgu eklenmektedir.
Nasıl tedavi edilebilir?

Özel bir tedavisi yoktur. Çünkü hastalığa sebep olan virüsü yok edecek spesifik bir ilaç yoktur. Yatak istirahati şarttır. Bol kalorili diyet yapılır. Alkol ve yağlı yiyecekler yasaklanır. Hastalık müzminleştiği anda interfenon tedavisi denenebilir.


Hepatit B’den nasıl korunmalıdır?

HBV enfeksiyonundan korunma, bilinen bulaşma yollarına karşı tedbir alma ile olur. Ancak asıl korumayı temas öncesi yapılacak aşı sağlar. Günümüzde kullanılan aşıların etkinliği yüksektir. Aşılandığında bağışıklık cevabı düşük düzeyde olunan kişilerde ikinci bir aşı programı uygulanmalıdır. Bu sayede yeterli ve kalıcı bağışıklık sağlanabilir.

Aşı herkese yapılabilir mi?

Hepatit taraması dediğimiz HBs Ag ve Anti HBs testleri olunarak aşılanmalıdır. Bu testler ve aşı ile kişi Hepatit B hastalığına karşı korunmuş olur.

Gece Körlüğü

 A vitaminini yağda eriyen ve balıkyağı, balık, süt, tereyağı, yumurta sarısı ve yeşil sebzelerde bol miktarda bulunan bir maddedir. Aynı zamanda, önvitamin olarak pancar, domates, hurma, ceviz yağı ve şeftali portakal gibi meyvelerde bulunur. A vitamini özellikle göz için çok gerekli bir maddedir. Eksikliğinde, retina tabakasında bu­lunan rodopsin maddesi üretilemez. Zamanla görme moru de­nen bu madde ışık etkisiyle solar ve gece körlüğüne yol açar.

Belirtileri: Alaca karanlıkta göz görmez. Kornea tabakası­nın saydamlığı azalır.
Seyri: Vücut bulaşıcı hastalıklara karşı direncini yitirir ve zamanla kornea tabakası delinerek körlüğe yol açar.

Gece Körlüğü Tedavisi: A vitamini yönünden zengin bir diyet uygulanır. Ayrıca, A vitamini verilir.

Beriberi Hastalığı (B1 Vitamini Eksikliği)

Thiamine adını da alan B-1 vitamini suda eriyebilen B vitamin gurubunun bir üyesidir. Bir insanın günlük B-1 vitamini gereksinmesi 1-2 miligram­dır. Bol karbonhidratlı rejimde ve alkolizmde B-1 vitaminine gereksinim artar. Süt ve süt türevlerinde, mercimek, fasulye, diğer sebzelerde, fındık, ceviz ve fıstıkta bulunur. 

B-1 vitamini karbonhidrat metabolizmasındaki pirüvik asitin parçalanma­sında rol oynar, karaciğerde glikojenden glikoz yapımını hız­landırır, yani ensüline paralel bir etkisi vardır. Su metaboliz­masındaki rolü de önemlidir. B-1 vitamini eksikliğinden ötürü ortaya çıkan Beriberi hastalığı genellikle kabuğu alınmış pi­rinç, kamış şekeri ve kepeksiz unla beslenen ülkelerde çok sık görülür.



Belirtileri: Beri beri hastalığı başlıca üç tipi vardır:

1.
 Kuru beriberi: Kişi zayıftır. Başlıca yıkım organlara gi­den sinirlerde olduğu için önce bacaklarda güç azalması başlar. Hastada yürüme bozuklukları ortaya çıkar. Kaslar erir ve kemik refleksleri kaybolur. Sonunda hasta yatalak olur.
2. Yaş beriberi: Genel olarak kabuğu alınmış pirinçle bes­lenenlerde görülür. Alınan karbonhidrat miktarı arttıkça B-l vitaminine olan gereksinim de artar. Eksikliği nedeniyle kas­larda biriken pirüvik asit ve laktik asit yerel kan damarlarının genişlemesine neden olur. Bu takdirde dolaşım hızı azalaca­ğından kalp kaslarında gevşeme görülür. Hastada zayıflık ve dokularda sıvı toplanması (ödem) başlar. Hasta aniden kalp yetmezliğinden ölebilir.
3. İnfantil beriberi: Beriberi tablosu içindeki annenin sü­tü ile beslenen bebekte görülür. Bebek huzursuzdur ve ödem-li görünür. Kronik şekillerinde ishal, zayıflama, gelişim bozuk­lukları görülür. Hiç beklenmedik anda bebekte morarma ve taşikardi ortaya çıkar ve bebek 2-3 gün içinde ölür.

Beriberi Tedavisi: Ne tür olursa olsun beriberinin genel tedavisi B-l vitamini kürünün uygulanmasıyla mümkündür. Koruyucu doz olarak günde 5 miligram B-l vitamini verilmelidir. Hem teda­vide hem de korunmada B-l vitamininin B kompleks vitaminleriyle birlikte verilmesi öngörülmelidir.

İskorbit (C Vitamini Eksikliği)

C vitamininin tüm orga­nizmada çok yönlü etkisi vardır. Bu nedenle C vitamini eksik­liği, vücut maddelerinin, özellikle büyüyen destek dokunun yapısını, kan dokusunun yapısını ve kılcal kan damarlarının ça­lışmalarını etkiler.

C vitamininin en büyük görevi vücudun hastalıklara karşı direncini artırmaktır. Eksikliğinde bağdokusu, kıkırdak, kemik ve diş yapısında bozukluklar, gelişim bo­zuklukları, dirençsizlik, karın ve baş ağrıları, kansızlık, kabız­lık gibi hastalıklar görülür.


İskorbüt Hastalık Belirtileri: Dişetinde kanama, derialtı kanamaları sonu­cunda çürük oluşumu, hayati önemi olan organların içine ka­namalar görülür.
Süreci: Kemikleri örten zarın içine olan kanamalardan ötü­rü kol ve bacaklarda aşırı duyarlılık ve ağrı olur.


İskorbüt Tedavisi: Taze sebze, patates, meyveden oluşan bir gıda rejimi uygulanır. Ayrıca, damardan ya da ağızdan C vitamini ve­rilir. Günlük C vitamini gereksinimi 10-20 miligram kadardır. Bu miktar normal diyette bulunan C vitamininden azdır. Bu nedenle de sebze diyeti önerilir.

Düz Tabanlık

Genellikle çocukluk döneminde çok sık rast­lanan ve ayakta görülen bir şekil bozukluğudur. Hiç ayakka­bı giymemiş kişilerde, uzun süre ayakta durmayı gerektiren işlerde çalışanlarda, aşırı şişmanlarda ya da zayıflarda, ayak kemerlerini destekleyen' kaslarda oluşabilecek zayıflamada ve topuk kemiğinin kırılması sonucunda düztabanlık oluşabilir.

Ayakta görülebilecek bozuklukları dörde ayırmak mümkün­dür:

1.
 Düztabanlık: Ayak parmaklarının köküyle topuk arasın­da bulunan iç boşluğun olmamasıdır.
2. Ayak büyüklüğü: Ayaklarda anormal bir irilik vardır.
3. Büyük ve taraklı ayak: Ayaklar hem çok büyük hem de enine ayaktarağı normalden geniştir.
4. Taraklı ayak: Ayaklardaki enine tarak kemiğinin anor­mal büyümesinden oluşur.

Belirtileri: Tabandaki boşluğun bulunmaması ve ayakta kısa ya da uzun ağrılar.

Düz Tabanlık Süreci: Birçok insanda hiçbir belirti olmadığı halde, düz­tabanlık bulunabileceği için, düztaban ayaklı kişi yürümede güçlük çeker. Düztaban kişiler uzun süre ayakta durdukları za­man ayaklarında çok şiddetli ağrılar olur.

Düz Taban Tedavisi: Ayak parmakları üzerinde yürümek, durmak, yük­selip alçalmak ve ayağın dış kenarı üzerinde bir süre durmak gibi çalışmalar düztabanlığı tedavi yönünden olumlu sonuç­lar verir. Ayakları alçıya almak, destek kullanmak da yararlı olabilir. Bu yöntemlerle düzeltilemeyen düztabanlıkların ameliyatla düzeltilmesi gerekmektedir.

Romatizma

Eklem ve bağdokusunda görülen iltihaplı hastalıkların genel adı romatizmadır. Romatizma genellikle eklemleri, kasları ve sinir sistemini tutar.

Romatizmal hastalıklar üç grupta top­lanabilir:

1.
 İltihabın neden olduğu romatizma: Etkeni streptokok­lardır ve başka bulaşıcı hastalık odaklarından kan dolaşımıyla yayılırlar.
2. Dejeneratif romatizma: Eklemleri tutan ve eklem bo­zukluklarına yol açan bir romatizma tipidir (artroz ya da osteoartirit).
3. Bağdoku ve sinirlerde oluşan romatizma: Kasları, bağ-dokuyu, iç salgı bezlerini, sinirleri tutar.

Akut Eklem Romatizması (Romatizmal Ateş)

5-15 yaşların­da birden ağır olarak başlar. Ateşli, ateşsiz, ağrılı, ağrısız dö­nemler halinde aylarca ya da yıllarca sürdükten sonra kendi­liğinden geçer. Akut romatizmanın yerelleşme noktaları arasında kalbin üç tabakası da yer aldığından, üzerinde önemle durulması gereken bir hastalıktır.

Hastalık akut dönemlerin­de çoğunlukla eklemlerde görüldüğü halde, bir eklem hastalı­ğı değil, bağdokusu hastalığıdır. Hastalığın ortaya çıkışı tam olarak bilinmemekle birlikte, hemolitik streptokokların orga­nizmanın herhangi bir yerine, özellikle üst solunum yollarına ve dişlere yerleşmesiyle yakın ilişkisi vardır.


Belirtileri: Akut dönemlerde eklemlerdeki ağrılı şişme ve kızarmalar, ateş, bol terleme, halsizlik, kanda lökosit artışı ve kansızlık görülür. Ayrıca, sedimantasyonda hızlanma vardır.

Süreci: Etkilenen eklemler genellikle ayak ve el bilekleri, dizler ve dirseklerdir. Dirseklerle el bileklerinin derisi altında sert düğümler oluşur ve elle hissedilir. Nabız hızlanır ve taşikardi başlar. Hastalığın sinir sistemini etkilemesi halinde, has­ta sinirli, çabuk uyarılabilir durumdadır ve hareketleri olduk­ça kabadır. Özellikle yüz ve kollarda istemsiz hareketler beli­rir.

Tedavi: Krizlerin önlenmesi, ortadan kaldırılması ve he­molitik streptokok odakların ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Kesin yatak istirahati verilir. Streptokok iltihabı için anti­biyotik uygulanır. Hastaya hafif ve kolay sindirilir bir diyet düzenlenir. Eklem ağrılarına karşı ağrı kesici ilaçlar verilir. Hemolitik streptokok bulaşıcı olduğundan ev halkının da bo­ğaz kültürü yapılmalı ve pozitif sonuç alındığı takdirde tedavi edilmelidir.

Korunma: Akut romatizma ile A gurubu streptokok iltihap­ları arasındaki yakın ilişki bilindiğinden ilkönce streptokok il­tihapları önlenmelidir. Üst solunum yollarında ya da dişlerde, küçük de olsa, herhangi bir streptokok iltihabı varsa tedavi edilmelidir. Ondan sonra streptokok odakları öncelikle temiz­lenmelidir. Hemolitik streptokokların üremesini önlemek için de sürekli olarak antibiyotikli ilaçlar verilmelidir.

Disk Kayması

Bel bölgesindeki omurlar arasındaki bir dis­kin yerinden oynamasıdır. Omurlar arası diskin ortasında süngersi, sağlam bir esnek doku bulunur. Bu dokunun görevi omurlara yastıklık yapmaktır. Bu dokuyu yerinde tutan bağ-dokusundan yapılmış kuvvetli bir halka vardır. Bu halka her­hangi bir nedenden ötürü zayıflar ya da yırtılırsa, diskin or­tasındaki süngersi dokudan oluşmuş çekirdek, omur cisminin arkasından dışarıya kayıp, bir ya da birkaç spinal sinir kökü­ne basınç yapar ve şiddetli ağrıya neden olur. Bu tip disk kay­maları genellikle bel bölgesinde görülür.

Belirtileri: Ağrı, hareket güçlüğü, sırt, omuz ve bel ağrıla­rı, kaba etlerde ve kalçalarda ağrılar.

Disk Kayması Tedavisi: Yatak dinlenmesidir. Ağrılar için ilaç verilir. İleri vakalarda ameliyat gerekebilir. Son zamanlarda disk kayma­larında yeni bir yöntem olan Çiropratik tedavi yöntemi uygu­lanmaktadır.

Bel Ağrısı (Lumbago)

Belirli bir neden olmadığı halde bel­de hissedilen çok şiddetli ağrıdır. Hasta belini zorlukla doğrul­tabilir ve her hareketi keskin sancılara neden olur.

Tedavi: En etkin tedavi yöntemi hastanın dinlenmesi şek­lindedir. Ağrı dindirici ilaç ve merhemlerin de yardımı olur. Genellikle hastanın sert bir yerde yatması salık verilebilir. Bel ağrısı çekenlerin ağır işler yapmamaları ve fazla eğilip kalkmamaları hastalığın hızla tedavisinde büyük yardımcıdır.

Kan Dolaşımı Bozuklukları

Eğer basit önleme, kurtarma, yardım ve tıbbi reanimasyon yöntemleri çok kısa süre­de uygulanmazsa, kan dolaşımı bozuklukları birkaç dakikada ölümü getirebilir.
llerki sayfalarda kan dolaşımı bozukluklarının belirtilerini öğrenecek ve doktor yar­dımı gelene dek, yapılması gerekenleri anlayacaksınız.


Kalp ve Kan Dolaşımı Nasıl Olur ?

Kan dolaşımı, solunumun ikinci aşama­sıdır. Soluma hareketleriyle oksijen, akciğer­lere kadar taşınmıştır.

Akciğer petekleri düzeyinde zarı geçen ok­sijen, kana ve alyuvarlara karışır. Buna kar­şılık, karbonik gaz ters yönü izleyerek, solu­numla dışarı atılır.

Demek ki kan, akciğerlerdeki petekleri kuşatan çok ince kılcal damarlarda temizlen­mektedir.


Küçük Kan Dolaşımı

Kalbin sağında iki büyük akciğer kan da-marıyla gelen mavi renkli kan, oksijensizdir. Aynı kan bu kez kalbin sol bölümüne döne­cektir. Böylece yeniden kırmızı rengine kavu­şacak, yani oksijen yüklenecektir.
İşte kanın kalp içinde, akciğerlerde, son­ra yeniden kalpte dolaşmasına, "küçük kan dolaşımı" denir.


Büyük Kan Dolaşımı

Oksijen yüklü kanın şimdi de nasıl dolaş­tığını izleyelim. Kırmızı, yani temiz kan, kal­bin sol bölümüne geldikten sonra, büyük bir basınçla büyük atardamara pompalanır. Da­ha sonra da bedendeki bütün damarlara. Gi­derek incelen bu kan damarları, sonunda kıl­cal damarlarla biter.

Oksijen bu sayede hücrelere kadar ulaşır. Bu aşamada kan yeniden oksijenini yitirip, kırmızıdan maviye dönüşür. Hücrelerin sal­dığı karbonik gazı yüklenir.
Toplardamarlar da aynı şekilde küçükten büyüğe doğru gider. Sonra kalbin sağına va­rır. Kalbin bu bölümü de kirli kanı akciğer­lere temizlenmek üzere yeniden pompalaya­cak ve yeni bir işlem başlayacaktır. İşte ka­nın kalbin sol kesiminden kılcal damarlara, sonra toplardamarlara ve yeniden kalbin sağ kesimine pompalanmasına, büyük kan dola­şımı denir.


Tansiyon ve Nabız

Kanın damarlarda dolaşımı, kalp kasının sağladığı kasılmalarla sağlanır (dakikada 80 defa). Bileğinizdeki nabzınızı ölçerek, bu ba­sıncı hissedebilirsiniz. Basınç düşerse, nabız atışlan güç işitilir. Nabzın ölçüleceğini bilme­niz gerekir.

Damarlardaki kan basıncı ya da kısa de­yimiyle tansiyon, ancak doktor tarafından öl­çülür ve yalnız o rakamları değerlendirebilir. Atar ve toplardamarlar, sürekli gerilim altın­daki kaslarla kuşatılmıştır. Buna damar gü­cü denir. Tansiyon yüksekliği, işte bu gücün abartılması halidir. Bu abartma, kan dolaşı­mında bozukluklara sebep olabilir. Şok ha­li, budur. Bu durumda kanın hacmi, damar­ların alabilme imkânına uyum sağlayamaz.


Alyuvarlar

Kan dolaşımının amacı, oksijeni hücrelere kadar taşımaktır. Kanın oksijen taşıma gü­cünü artırmak için, alyuvarlar özellikle görev­lidir. İçerdikleri "hemoglobin" sayesinde, bu hücrelere bir "oksijen otobüsü" gözüyle bakılabilir.

Kandaki alyuvarların sayısı, doktor için önemli bir veridir. Bu sayı çok düşükse, kan­sızlık söz konusudur. Oksijenin taşınmasın­da da bir sorun olduğu ortaya çıkar. Kanamalarda kan kaydı, dolayısıyla hemoglobin kaybı olduğundan, aynı durum söz konusu­dur.

Bazıları kalıtsal olan hastalıklarda ve ze­hirlenmelerde (karbon oksidi), alyuvarların hemoglobinleri, oksijen alma yeteneklerini yi­tirir.


Kan Dolaşımı Bozukluğu Belirtileri, Kan Dolaşımı Hastalıkları

Vücutta Kan dolaşımı bozukluklarının ilk belirti­leri, öncelikle kanın kanla iyi beslenememesiyle ortaya çıkar. Bunlar, baş dönmeleri,sı­kıntı, görme ve unutkanlık sorunlarıdır. Sı­kıntılar, özellikle hastanın ayakta olduğu za­manlarda daha belirginleşir. Çünkü kan, ken­di ağırlığı ile yer çekimi yüzünden beyinden uzaklaşır. Bu nedenle hastayı hemen sırt üs­tü yere yatırmak, beyninin yeniden kanla bes­lenmesini sağlamak gerekir.

Omuz ve Kol Sağlığı

Donmuş Omuz Sendromu

İlk bahsedeceğimiz Omuz Kol Ağrısı; Donmuş omuz sendromu omuz ekleminde ağrı ve hareket kısıtlılığı ile kendini gösteren bir durumdur. Genellikle omuza yönelik bir darbe sonrası gelişir. Bazen açık bir neden olmadan da oluşabilir.

Donmuş omuz sendromunda omuz normal hareket yeteneğini yitirir. Kol yukarı kaldırılamaz ve el sırta götürülemez. Hasta omzunu hareket ettirmeye çalıştığında şiddetli ağrı duyar. Bazen bir sürtünme de hissedebilir.

Tanı muayene ve görüntüleme yöntemleri ile konur. Manyetik rezonans tanıya yardımcıdır. Ayrıca EMG adı verilen ve sinir kas iletimini ölçen tanı yöntem­ine de başvurulabilir.


Donmuş Omuz Sendromu Tedavisi

Donmuş omuz sendromunun tedavisinde fizik tedavinin yeri çok önemlidir. Etkili bir şekilde uygulanırsa omuz eklemi hareketlerinin tamamen normale dönmesi sağlanabilir. Fizik tedavi ile birlikte hastaya pasif egzersizler yaptırılır ve evde uygulaması için aktif egzersiz programı da verilir. Fizik tedavinin yanı sıra ağrı kesici ve yangı giderici ilaçlar da verilir. Ayrıca günde 3-4 kez 15 daki­ka süreyle buz torbası uygulamak da fayda sağlar.

Donmuş omuz sendromunda şiddetli ağrı nedeniyle fizik tedavi etkin bir şek­ilde uygulanamayabilir. Bu durumda omuz eklemi içine lokal anestezik ve düşük doz kortizon enjeksiyonu ile ağrı ortadan kaldırılarak hastanın fizik tedaviye ve egzersiz programına uyumu kolaylaştırılabilir. Bu amaçla ayrıca, omuz bölgesinin duyusunu taşıyan supraskapular sinir geçici olarak bloke edilebilir veya boyun bölgesine yerleştirilen bir kateterden ilaç verilerek çok daha etkili bir şekilde ağrısız fizik tedavi uygulanabilir. Bu tür girişimsel yön­temlerin gelişmesinden önce uygulanan genel anestezi altında donmuş olan omuzu açma işlemi ise artık uygulanmamaktadır.

Göğüs Ağrıları

Göğüs ağrıları hastayı en çok tedirgin eden ağrılar arasındadır. Göğüs ağrısından yakınan bir hastanın aklına ilk gelen etken bir kalp hastalığıdır. Halbuki göğüs ağrılarının %90'ı kalbe bağlı olarak ortaya çıkmaz. 

Kalple ilgili incelemeler de normal olarak saptanırsa hastanın kuşkulanmasına gerek kalmaz. Göğüs kaslarının romatizmal hastalıklarından kaynaklanan göğüs ağrıları sık görülmektedir. Bunun yanı sıra trafik kazaları sırasında göğüs kafesine gelen darbeler göğüs kaslarında hassas noktaların gelişmesine ve şiddetli ağrılara yol açabilir.

Aynı şekilde bir darbe sonucu kırılan kaburgalar kaynadıktan sonra bile çok şiddetli, nevralji adını verdiğimiz bıçak saplanması, elektrik çarpması şeklinde ağrılara neden olabilir. Ağrı şiddeti hastanın nefes almasını güçleştirecek kadar olabilir. Batın ve göğüs boşluğunu birbirinden ayıran kasın yani diyaframın iltihapları, akciğeri çevreleyen plevra adını verdiğimiz zarın iltihapları yine göğüs ağrılarına yol açabilir.

Batında aşırı büyüyen kitleler, gaz, yukarıya doğru baskı yaparak göğüs ağrısına neden olabilir. Yemek borusunun çeşitli hastalıkları sırasında da göğüs ağrıları görülebilir.
Akciğerin iltihaplan, zatürre ve tüberküloz sırasında özellikle yan tarafa vuran göğüs ağrısı ortaya çıkmaktadır. Bütün bunların yanı sıra akciğer ve yemek borusu kanserleri özellikle ilerlemiş dönemlerde çok şiddetli ağrılara yol açabilir.


Kalp ve Dolaşım Sisteminden Kaynaklanan Ağrılar

Kalp ve dolaşım sistemi bir bütün oluştururlar. Özellikle kalp damarları, kol ve bacak damarları damar sertliği ve damar tıkanmalarının daha çok görüldüğü bölgelerdir. Bu üç bölgede dolaşım sisteminin daha fazla etkilenmesinin nedeni yardımcı damarların fazla olmayışıdır.

Diğer bölgelerde meydana gelen bozukluklar bölgeye giden diğer damarlar tarafından dengelenir. Hasta belirgin bir rahatsızlık duymaz. Ancak kalp, kol ve bacak damarlarında meydana gelen değişiklikler bu damarların suladığı bölgelerde çok daha kısa süre içerisinde hissedilir.

Kalp ve dolaşım sisteminin görevi vücuda kan pompalamaktır. Kanın görevi dokulara oksijen ve diğer gerekli besinlerin verilmesi ve dokuda bu besinler kullanıldıktan sonra artık zehir haline gelmiş artıkların toplanması ve temizlenmesidir. Bir bölgeye yeterince kan gitmediği takdirde bölge hem beslenemez hem de zehirli artıklar orada kalarak o dokuda tahribata yol açarlar. Kanla beslenememeye bağlı olarak ortaya çıkan oksijensizlik ve tahribat ağrı şeklinde baş gösterir.

Kan, atardamar adı verilen borucuklarla vücuda taşınır. Bu damarlar üç tabakadan meydana gelir. En içteki ince tabaka kan ile temas eden tabakadır. Kanın içinde bulunan alyuvarlar, akyuvarlar ve trombositler (kan pulcukları) bu tabaka ile temas halindedir. Normal, sağlıklı insanda bu elemanlar damarın iç yüzüne yapışmazlar. Yapışmayı engelleyici çeşitli mekanizmalar sürekli olarak hareket halindedir.

Buna karşın bir çok neden bağlı olarak damar yüzeyine yapışma ve birikme başlayabilir. Bu birikime pıhtı adı verilir. Bu pıhtılar yavaş yavaş damar yüzeyini kaplayarak damar cidarının kalınlaşmasına yol açarlar. Böylelikle damar eski esnekliğini yitirir. Damar sertliği dediğimiz durum ortaya çıkar.

Damar sertliği daha da gelişerek damarların tümüyle tıkanmasına neden olabilir. Birçok etken damar sertliğinden sorumlu tutulmuştur. Aşırı yağlı yiyecekler, sigara, aşırı stres gibi faktörlere bağlı olarak kan kimyası yeterince düzelememekte ve bu maddeler damar cidarında birikerek tıkanmaya yol açmaktadır.

Beyin Tümörü

Çocukluk döneminde en sık görülen tümörlerdir; etkili tedavi uygulanmasının güçlüğü nedeniyle genellikle Ölümcül gidişlidir,

Kafaiçi tümör dendiğinde, anatomik ve klinik açıdan kafatası boşluğunun içinde gelişen ve beyin dokusuna yerle­şen ya da beyne dışarıdan baskı uygula­yan bütün kütleler anlaşılır. Bunlar hem dar anlamda tümörleri (neoplaziler), hem granülomları (tüberkülom, gom), hem de asalak kistleri içerir.

Kafaiçi tümörleri sinir dokusunun kendi unsurlarından ve bu doku dışın­daki unsurlardan (damar ve beyin zan tümörleri) kaynaklanabilir. Başka or­ganlardaki tümörlerin (sarkom, karsinom) yayılımıyla oluşan odaklar da sık görülür. Sinir dokusundan kaynaklanan tümörler, hücre tipine ve olgunluk de­recesine göre büyük bir çeşitlilik göste­rir.


Beyin Tümörü Görülme Sıklığı

Beyin tümörlerinin görülme sıklığı 100 bin kişide 3,8 ile 5,1 arasında değişir. Kansere bağlı ölümlerin yüzde 2,7'si beyin tümörlerinin sonucudur; ölüm endeksi her 100 bin kişide, erkeklerde 3,3, kadınlarda ise 2,3'tür. Beyin tü­mörleri çocukluk çağında kan kanser­leri ve kötü huylu lenfomlardan sonra en sık görülen tümör grubunu oluştu­rur; bu yaşlarda rastlanan kötü huylu tümörlerin yüzde 20-25'i beyin tümör­leridir.

Beyin Tümörü Oluşma Nedenleri, Beyin Tümörü Belirtileri

Travma, virüs, ailevi yatkınlık gibi et­menleri ortaya çıkarmaya yönelik çalış­malar varsa da, bu tümörlerin kökeni halen bilinmemektedir. Bazı tümörler belirgin bir biçimde "embriyonal" ve "doğumsal"dır; bazıları ise yaşamın ile­ri evrelerinde ortaya çıkar.

Beyin Tümörü Tedavisi, Beyinde Tümör Tedavisi

Genel ilkeler - Bugüne değin uygu­lanan tüm tedavi girişimleri sonuçsuz kalmıştır; bu nedenle beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyomlar (sinir sis­temi destek doku hücrelerinde gelişen tümör) ölümcül kabul edilirler. Tümö­rün yeri genellikle cerrahi girişimin ek­sik kalmasına neden olur (bu da bir ba­şarısızlık nedeni kabul edilir). 

Sinir do­kusunun yenilenme yeteneği olmadığın­dan, sağlıklı bölgelerin alınması, o. böl­genin işlevsel önemiyle orantılı bozuk­luklara yol açar; ağır ve kalıcı sinir sis­temi yeti yitimi ortaya çıkar. Tümör kütlesinin bulunduğu yerde birbirinden farklı üç bölge saptanır. 

En dışta odağın etrafındaki ödem bölgesi bulunur; bura­da sağlıklı beyin dokusuna yayılmış du­rumda ve hızla gelişen küçük tümör odaklan vardır. Birinci ve üçüncü böl­geler arasındaki ikinci bölge aktif ola­rak gelişen bir dizi hücreden oluşur. Tü­mörün ortasında yer alan üçüncü bölge, doku ölümü ve hücre yıkımı bölgesidir.

Tümörün çevresindeki sağlıklı dokuyu alma olanakları oldukça sınırlı olan cer­rah, ölmüş ve üremeyen bölgeyi bütü­nüyle alabilir, ama üreme durumundaki bölgenin büyük ölçüde bırakılması zo­runludur (tümörün yinelenmesine yol açan bu durum cerrahi girişimin başarı­sızlığının biyolojik nedeni olarak kabul edilir).


Cerrahi Tedavi - Tümörün radikal bir şekilde çıkarılması güçtür, ama bir bölümünün alınması da hastayı önemli ölçüde rahatlatır. Cerrahi girişim yönte­mi kafatası duvarında bir delik açmak kadar basit ya da kranyotomi (kafatası­nın cerrahi girişimle açılması) gibi kar­maşık bir yöntem olabilir. Basit yön­temle yalnız tümörün ya da beyin kabu­ğunun küçük bir bölümünün biyopsi amacıyla görülmesi sağlanır.

Kranyoto­mi yöntemi ise araştırma ve tedavi amaçlarına yönelik geniş olanaklar sağ­lar. Kemiğin kenarı kaldırılarak uygula­nan kranyotomi girişiminde daha geniş bir beyin alam tedavi edilebildiğinden hasta daha uzun bir süre yaşayabilir. Bütünüyle çıkarılması olanaksız kötü huylu beyin tümörlerinin tedavisinde te­mel hedeflerden biri temiz bir alan ya­ratmaktır.


Işın Tedavisi (radyoterapi) - Gele­neksel bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmekle birlikte, ne ölçüde etkili ol­duğu tam olarak belirgin değildir. Sağ­lıklı beyin dokusuna kalıcı zarar verme­den, yüksek dozda ışın verilmesi günü­müzde de oldukça güç bir teknik soru­nudur.

Bugünkü bilgilerimize göre, sinir dokusunun ışınıma dayanma gücü, top­lam dozu parçalar halinde artırarak uy­gulama yöntemine elverişsizdir. Bu ko­şullarda uygulanabilecek olası seçenek­lerden biri hiperbarik oksijen tedavisi ile ışınlama, öteki ise ışına duyarsızlaştırıcı maddelerin de ışınımla birlikte ve­rilmesidir.


İlaç Tedavisi (kemoterapi) - İlaç te­davisine iyi yanıt vermeyen öteki katı kütleli tümörlerde olduğu gibi, beyin tümörlerinin gidişi de verilen ilaçlar­dan fazla etkilenmemiştir. Cerrahi giri­şim ve ışın tedavileri sonrasında yal­nızca bir önlem olarak uygulandığı hal­de, ilaç tedavisi ışın tedavisine oranla beklenen yaşam süresini ve yineleme süresini çok az uzatmıştır.

Beyin tü­mörlerinin tümör gelişimini önleyici ilaçlardan fazla etkilenmemesi tümö­rün biyolojik özelliklerine bağlıdır: Damarları az, dokuları ölü ve az oksi­jen alan tümörün orta bölgesinde ilaç­lar etkili tedavi dozuna ulaşamaz; doku ölümü görülen alanda bir artık hücre kütlesinin yer değiştirmesi, tümörün ilaç tedavisi boyunca üremeyi sürdür­mesine neden olur. "Metabolik olarak ayrıcalıklı" ve çoğalma yeteneği olan tümör hücreleri yeni oluşan damarsız bölgelere doğru yer değiştirdiğinden, beyin dokusuna geçmesi engellenen ilaçlar burada yeterli yoğunluğa ulaşa­maz.


Birleşik Tedavi - Birleşik tedavi de­neyimleri, katı kütleli tümörlerin tedavi­sinde cerrahi ve ışın tedavilerinin birlik­te uygulanmasının en etkili yöntem ol­duğunu göstermiştir. Beyin tümörleri ve özellikle kötü huylu gliyom olguların­da, ışın tedavisiyle birlikte ya da tek ba­şına cerrahi tedavinin uygulanmasıyla, ancak bazı belirtileri gidermeye yönelik sonuçlar elde edilebilmiştir. Üç tedavi yönteminin birlikte uygulanması (cerra­hi girişim, ışın ve ilaç tedavisi) beyin tümörü olgularında beklenen yaşam sü­resini biraz daha uzatmakta, hastanın bu süreyi görece rahat geçirmesini sağla­maktadır.

Komplikasyonlar

1-
 Cerrahi. Cerrahi girişimin ölümle so­nuçlanması tümörün türüne, genişliğine ve yerine göre değişir. Öteki kompli­kasyonlar ise şunlardır: Girişimden bir­kaç saat sonra ortaya çıkan ameliyat sonrası pıhtı kütlesi oluşumu ile kana­malar; ödem ve enfeksiyon gelişimi; tü­mörün yerine ve kesilip çıkarılan doku­nun genişliğine bağlı olarak, tümörün çevresindeki sağlıklı dokuların bozul­ması nedeniyle, kalıcı ya da geçici sinir sistemi yetersizlik belirtileri.

2- Işın tedavisi (radyoterapi). Özenle yapılan ışın tedavisinin yararları sağlık-
lı dokulara verilen zarardan çok olsa da, iyonize ışınların sinir dokusu üze­rindeki sinir sistemim zedeleyici etkile­ri unutulmamalıdır.
Erken ortaya çıkan ve genellikle ge­çici değişiklikler olabilir. Öte yandan, bazı değişiklikler geç görülür ve kalıcı­dır. Erken değişiklikler kendiliğinden düzelebilir ve kortizon grubu ilaç teda­visinden yarar görebilirler. Ama geç değişikliklerin gidişi kötüdür ve tedavi­leri olanaksızdır. Işın tedavisi sırasında kortizon grubu ilaç verilmesi önerilir.


Destek Tedavisi - Beyin tümörlerinin birleşik tedavilerinde uygulanır. Destek tedavisi, tümör odaklan çevresindeki ödemi ve tümörün kütle etkisi sonucun­da gelişen kafaiçi basınç artışını denet­lemeye yöneliktir. Tıkayıcı temelde ge­lişen iç hidrosefali ve çırpınma nöbetle­ri de aynı etkiye bağlanabilir. Önerilen tedaviler tıbbi ve/ya da cerrahidir. Tıbbi tedavide kortikosteroit grubu ilaçlar, sı­vı yitirtici ozmotik ajanlar ve idrar söktürücüler kullanılır.

Rehabilitasyon tedavisi - Beyin tü­mörü olgularının genel tedavisinde ol­dukça önemli bir yeri vardır. Birleşik tedavilerle beklenen yaşam süresi uza­tılabilir; ama hastanın yaşamını olabil­diğince rahatlatmak da gerekir. Tümö­rün neden olduğu ve cerrahi girişim sonucu oluşan lezyonlara bağlı eksik­likler çok şiddetli ve yaşamı tehdit edi­ci olabilir. Uygun rehabilitasyon teda­vileri ile, birçok eksiklik kısmen ya da
bütünüyle iyileştirilebilir. Sonuçta zi­hinsel ya da hareketlerle ilgili yeneteklerde yeterli bir iyileşme elde edilebi­lir.


Beyin Tümörünün Gidişatı (Prognoz)

Beyin tümörlerinin gidişi çoğunlukla kötü olduğu ve ölümle sonlandığı halde beklenen yaşam süresi her zaman belir­gin değildir. Kötü huylu gliyomlarda, cerrahi ve ışın tedavisindeki gelişmele­re, yeni kemoterapik ilaçların kullanı­mına ve birleşik tedavilere karşın, süre­cin sonu kötüdür; bu olgular en geç iki yıl içinde ölümle sonlanır. Tek başına cerrahi tedavi 3-6 aylık bir yaşam süre­si sağlar, ışın tedavisinin eklenmesi sü­reyi 3-4 ay daha uzatır; bu iki tedaviye ilaç tedavisinin eklenmesiyle gerçekle­şen üçlü tedavi ortalama yaşam süresini 12 ay ya da daha çok uzatabilir.

Kötü huylu gliyom olgularında birinci yılın sonunda hastaların yalnızca yüzde 20'si; 24'üncü ayın sonunda ise yalnızca yüzde 10'u yaşar. Gelecekte yeni yön­temlerin bulunması ve/ya da var olan­ların geliştirilmesiyle daha iyi sonuçlar elde edilmesi umulmaktadır. Medulloblastom gibi başka tümörlerde, tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi, hasta­nın zaman içinde uzun süre denetlen­mesi gerekir. Çünkü tümörün yeniden alevlenmesi ve yayılım odaklan uzun dönemde, örneğin ilk uygulanan tedavi­den 7-10 yıl sonra, ortaya çıkabilir. Medulloblastom olgularında, tedavi giri­şimlerine karşın, hasta 2 yaşından kü­çükse, tümör beyin sapını tutmuşsa ve tümörün alınması kısmiyse hastalığın beklenen gidişi kötüdür.

Günümüzde kullanılan birleşik tedavi yöntemleri ol­guların yaklaşık yüzde 60'mda 5 yıllık bir yaşam süresi sağlar. Tedavinin etki­sini klinik düzeyde değerlendirmek zor­dur. Birçok sinirsel yetenek yitimi kalı­cıdır, tümör iyileşse bile bunlar geç­mez. Hastanın kötüleşmesi tümörün ye­niden gelişmeye başlamasına değil, ışın tedavisi sonrası ortaya çıkan ödem ya da hidrosefaliye (beyin karıncıklarında aşırı beyin-omurilik sıvısı birikmesi) bağlıdır.


Beynin Yayılım Sonucu Gelişen Karsinomu

Beyin karsinomu her zaman yayılma (metastaz) sonucudur, olguların bü­yük bir bölümünde akciğer, meme, prostat ve böbrek kanserinin yayılımı sonucu gerçekleşir.

Akciğer karsinomu yayılımları başta olmak üzere, bu tümörler hızlı gidişlidir; kafaiçi basınç artması belirtileri hafiftir ya da bulunmaz, birden çok alanda ortaya çıkarlar.

Orta yaşlı bir hastada ilerleyici özellikte tümöre bağlı bir hastalık tablosu karşısında her zaman yayılım sonucu gelişen beyin kanseri akla gelmeli­dir; bu nedenle akciğer ve prostat gibi öteki organlarda birincil tümörler araştırılmalıdır. Ama bazen tablo inme (ictus) ya da akut ansefalit özellik­leri ile başlayabilir; başlangıçta basınç artması belirtileri görülmez; bunlar hastalığın birkaç ay gibi zaten kısa olan seyri boyunca da görülmezler ya da son evrede ortaya çıkarlar.

Beynin tüm bölgelerinde karsinom yayılım odaklan görülebilir; ama bunlar en çok alın lobunda yerleşirler. Beyinde yayılım odağı tek olduğunda, yayılımın geliştiği bölgenin tümörlerine öz­gü belirtiler görülebilir; ama genellikle tümörler birden çok odağa yerle­şirler. Bu olgularda klinik tablo oldukça değişkendir ve tanı son derece güçtür.

Tedavinin etkisini değerlendirmede en iyi ölçüt, beklenen yaşam süresidir. Son on yılda anestezi ve cerrahi tekniklerindeki iyileşmeye, bazı ışın tedavisi araçlarının kusursuzlaşmasına ve tümör gelişmesini önleyici yeni ve etkili ilaç­ların bulunmasına karşın, kötü huylu beyin tümörlerinde beklenen yaşam sü­resi, ne yazık ki, uzatılamamıştır.